8 Tem 2017

Woody

Blog, twitter vs. işlerine ilk girdiğimde, hatta belki doktora ile yeni yeni içdünyama dönüp kütüphanede ders yerine romanları alıp alıp sabaha kadar oturabildiğim yıllarda, beğendiğim cümle ve deyişleri biriktirirdim. Bu iş için word dosyası mı açmadım, yeni defterlere mi başlamadım... Sayamayacağım sayısız yöntem. Herneyse, bu biriktirdiklerimden en canıma yakın bulduğum cümle Woody Allen'a aitti:
Hayattaki en güzel cümle seni seviyorum değil, tümörünüz iyi huylu çıktıdır.
Brutal, belki zalimce gerçekler diyebileceğimiz aforizmalarının içinden bu cümle nedensizce hiçbirşey ezberlemeyen bana takılıp kalmıştı. Sanırım yerini bulması için 33 yaşıma gelmem gerekiyormuş. Çok şükür, kendi üzerimden kendi bedenimle ilgili kazanmadım bu tecrübeyi. Anlatayım...

Hayatım boyunca pek yakın arkadaşım olmamıştır. Yani hep çok kalabalık arkadaş gruplarım olmuştur ama o kanka, dost, bff denen şeye hiçbir zaman sahip olmadım, belki de olmak istemedim. Bulduğumda da evlendim zaten. Her neyse, bu mertebeye en yaklaşan dostlarımdan biri İTÜ yıllarında hayatıma girdi. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez, sabah kalkıp akşam yatana kadar bazen akşam da beraberdik. Hayatımda belki beraber en çok güldüğüm iki insandan biriydi. Gerçekten içten güldüğüm, ayaklarım geri geri gitmeden çıkıp buluşmaya can attığım.
Sonra gün geldi, bana hata yapılınca neredeyse 6 yıl hiç ama hiç görüşmedik. Ne ne yaptıklarını sordum, belki o da beni sordu veya sormadı bilmiyorum. Çok kişiyi hayatımdan çıkarmama rağmen bana çok koyanlardan biri olmuştu bu. Merak dahi etmemiştim. Adı, yüzü bile yavaş yavaş silinmeye başlamıştı 6 yıl kuralıma göre.


6 yıl sonra, birgün buluşalım dedi, yemek yedik kahve içtik, ikimizin de hayatı, kocası eski kocası işi eski işi evi eski evi yeni evi... hepsi değişmişti. Eskilere çok da girmedik. Kahve içtik. Bir kahve. Vedalaştık. Çok ama çok rahat uyumuştum....

İkinci buluşmayı ayarlayamadan  beyin ameliyatına gireceği ortaya çıktı. Birden bire. Beyin zarında tümör oluşmuştu. Muhtemelen onu hiç görmediğim o 6 yıldan birinde hayatına giren ve bu kez çıkmayan şeylerden biriydi. Bilmiyorduk.

Tam zamanında içmiştik kahveleri. 3 gün önce hastane odasındaydım. İyiydi. Umarım hayattaki en güzel cümleyi duyar. Hayattaki en güzel ikinci cümleyi söyleyen çok bulunur nasılsa...

2 Nis 2016

Sei

Çok sevdiğiniz ama ölen birinin yüz hatlarını hatırlamak için o kişinin fotoğraflarını aramanız en az altı yıl sonra başlar(mış). Bugün anladım.
Dedem hiçbir gününü çalışmadan geçiremezdi, bu yüzdendi bana daha ilkokulda bisiklet tekerleği yaması yaptırıp kömür ve renkli bilyalar sattırması.

Tabi bir de namaz öğreniyorum kitabı almıştı bana, ona pek sıra gelmedi.
Mis gibi yerlerde huzur içinde yatıyorsundur inşallah.

cominciamo

Benim de kendimi tüm insanlıktan daha zeki hissettiğim anlar olmuştu.
Bu anların bitiminde, tüm insanlıktan daha zeki hissetmemin, tüm insanlığın zekasıyla bana oynadığı bir oyun olduğunu farkettim. Sınavlar, okullar, puanlar veya iyi bir aile harçlığı gibi yollarla bazı insanlara tüm insanlardan üstün ve akıllı olduklarının aşılanması; yan sokakta usulca gülen aptalların en zekice oyunuydu. İşte zekayla gerçek arasındaki fark bu insanları tanımaktı.

Birçok teori varken en büyük komplo insanın kendini akıllı ve üstün hissetmesiymiş.
Birçok gökdelen veya köprü varken en yüksek uçurum bu hayalden gerçeklere çakılmakmış.
Gerçek olan benden zeki, benden akıllı, benden özel birçok kişinin bulunması değil, evrenin bunu bana hissettirmek için oynadığı saçma oyunlarmış. Zeka diye bir şey yokmuş, özellik, seçilmişlik, başarı??? hiçbiri.

O yüzden yolun sonunda God is Dead denmiş ve kıyamet kopmamış.

Genius is Dead. 

Güzel bir ölüm ilanı. Veya hoş bir mezar taşı yazısı olurdu. Zekilikten aptallığa giden yolda, aslında mezar taşı yazılarının hiçbir canlının umurunda olmadığını farketmek varmış. 

Müziği duymayanlar dans edenleri deli sanmıyordu, delirmeyenler müziği duymuyor numarası yaparak kendi toplumunun delilerini kendileri yaratıyordu. Söyliyim...


20 Ağu 2015

Sürecinize Sokayım adlı çalışma

"I don't enjoy playing chess. Do you know why not? Because it was a game that was born during a brutal age, when life counted for little. And everyone believed that some people were worth more than others. 
Kings and pawns...
I don't think that anyone is worth more than anyone else. If you remember nothing else, please remember this. Chess is just a game. Real people aren't pieces. And you can't assign more value to some of them than to others. Not to me. Not to anyone. People are not a thing that you can sacrifice. The lesson is that anyone who looks on the world as if it was a game of chess deserves to lose."


* Person of Interest s04e11

10 Ağu 2015

Stories We Tell

Odamın penceresinden bakıldığında genişçe bir gökyüzü manzarasına sahibim. Az önce tam 3 ışık beni heyecanlandırdı, hepsi de uçakmış. Sanırım kayan yıldızlar ilk aşık olduğum ergenlik yaşımdaki meteor yağmurlarında, kaymayan yıldızlar ise küresel ısınma ve toz-kum bulutları uğramamış coğrafyalarda kaldı. Belki de adı yaşlılık ama bir çocuk gözünü dikip gece gökyüzünde parlayan bir şey gördüğünde ona dayımın bana yaptığı gibi büyük ayı, küçük ayı ve karenin ucundan çıkan kamçımsı yıldız yolunu birleştiren yıldız hikayeleri anlatılmalı.

Hiç olmadı eğer kayarken yakalarsan hemen dilek tutmalısın diye umut verip ışıl ışıl gökyüzüne bakması sağlanmalı yazlık yerlerde.

Oysa bizim çocuklarımıza anlatabileceğimiz tek hikaye, "anne bu ışıklar ne?" diye heyecanlandıklarında "kırmızılar plaza tepesi ışığı, amcalar teyzeler orda bütün gün trendyoldan bluz seçip iş iş yapıyorlar latteleriyle" VEYA "yanıp sönenler kocaman uçaklar, ablalar abiler onların içinde Yunan adalarına veya Barselona'ya check in yapmaya gidiyorlar oğlum" demek.

Acı

ve hayat boyu peşinde koştuğum big picture'dan ne kadar da uzak hikayeler....


27 Nis 2015

Tek gördüğüm

One day you will have cancer, too and you won't even know why

8 Mar 2015

2014 (veya sıkışmanın kiyaslanamaz ve tarif edilemez patlamasi)

~~ 1 ~~
Gittikce koseye sikisiyoruz. evet herseyi heryeri harcayip her yeni cafeyi tuketerek, televizyonun inchiyle ayfonun altisini kiyaslayarak zaferler elde etmeye calisiyoruz. ama ne bekliyorduk ki 12 yildan fazla suren kara buluttan?
Herkes hakli cunku koseye sikistikca sikistik. dogdugumuzdan beri kaybeden tarafa oynadik seref diye bilgelik evrenselik diye birseyler ugruna. sonunda ne oldu? direk icimizden gecer diye metroya, ozgecani anarsak gozumuz dolar diye minibuse binemez olduk. daha disari adim atamadan sikistik. ustelik politikadan bahsetmedim bile, direnerek olenlerden yasa tasarilarindan terorist hastanelerinden kadrolasmanin hak yemenin ucsuz bucaksiz kustahligina deginmedim bile. agzima lokma atmadan cikip etrafima baktigim insaatlarda, zipcikti universite binalarinda, katil baharatcida her karede koseye sikistik.
Daha bireysel acilarimiza bile sira gelmemisti.

~~ 2 ~~
sevgilime hoscakal opucugu vermek yerine o otoparktakilerle kavga etme herkes deli herkes onlardan diye ogutler olmusum.  işimi hep en iyi yapmaya hep en cok kitabi okumaya calistim. jipiyle gezerken hesabina uc dort torpilli ve gitmedigi isin maasi yatanlarla yarisamayacagimi anlamamisim. yine de baska nasil yasanir bilmiyorum ki. bildigimi okumusum.

~~ 3 ~~
Neden kalabalıkları bu kadar seviyorsunuz? 

~~ 4 ~~
Hermann Hesse, Demian'ı yeni bitirdiğim için şu kısımların da ne kadar uygun düştüğünü eklemek istedim:
Her tarafta aynı şey! Her tarafta insanlar "özgürlük" ve "mutluluk" denen şeyi geride bıraktıkları bir yerde arıyor, bunu da sorumluluklarının kendilerine hatırlatılacağı ve özellikle kendileri için belirlenmiş olup izlemeleri gereken yola dikkatlerinin çekileceği korkusuyla yapıyorlardı. Bir kaç yıl içkiler içilip bayram ediliyor, derken ses soluk kesilerek devlet hizmetinde çalışan ciddi bir memura dönüşülüyordu. Evet, bir kokuşma vardı ortada, bir çürüyüp kokuşma; öğrencilerin sersemce davranışına gelince, öbür yüzlerce sersemliğin yanında daha az sersemce ve daha az kötü bir niteliğe bürünüyordu.

18 Oca 2015

La Nostra Dolce Vita 2014: EMILIA ROMAGNA

4 aydır blog yazmamışım. Nasıl yazayım ki? Kendi şiir okudu diye hapse girmesinin öcünü her tivit atan ergeni karakola çektirerek alan bir bünyenin boyunduruğundayız. En güzeli ölümden kurtardığımız bazı sayılı günleri paylaşmak.

2014 bayram tatilini Bologna'ya uygun fiyatlı bir bilet alarak geçirebildik. Her zamanki aptalca spontane tatil planlayışımla bu geziye Bologna, Ferrara, Rimini, San Marino şehirlerini sığdırdık. Aslında sonuncusu bir cumhuriyet ama çaktırmıyor.

Bologna en umutlu olduğum ama beni en çok hayal kırıklığına uğratan şehirdi. Emilia Romagna ve Bolonya, meşhur Bolognese sosu ve diğer yemekleriyle İtalyanın midesi olmalıydı ama gel gör ki yemek yiyecek bir yer bulmak bile imkansızdı. İlk gün oldukça yağışlıydı o nedenle çoğunluğunu ıslanarak ve ilk kez denediğim airbnb evimizde dinlenerek geçirdik. Akşam bulduğumuz en erken açılan trattoria (akşam 6) bizi angusu ve pizzasıyla oldukça tatmin etti.

Bir de yolculuğumuzun son gününü Bolonya'da geçirdik. O gün havanın da harika olmasıyla şehri çok iyi tanıma fırsatı bulduk. Üstelik ana arterler sadece yayalara açıktı o gün. Herkes yolun ortasında yürüyor, sokak sanatçıları yerlere resimler çiziyordu. Bolonya eskiden beri sosyalist ve solcu vir duruş sergileyen, orta halli bir şehir. Turistik noktalarına pek iyi bakılmamış, büyük bir kısmını ise şehrin çok eski ve başarılı üniversitesi kaplamış. Üniversitenin etrafında çok sayıda uygun fiyatlı aperitivo mekanı var ama buralar da Kadıköy ya da Nevizade gibi kendi halinde, politik duruşlu karakter sahibi yerler.

Şehrin kalbi tabir edilen yerler Neptün Çeşmesi diyebileceğimiz meydanı ve İkiz Kuleler (due Torri) denen asimetrik eski taş kulelerin bulunduğu bölge. Buralar aynı zamanda alışverişin ve kalabalığın da kalbi.


Bolonyadan gidilebilecek en yakın ve en güzel yer tabi ki Ferrara. Yanlış bilmiyorsam burası da unesco listesinde. Beklentilerimin çok çok üzerinde  güzel bir şehir çıktı burası. Çok derli toplu, temiz, ışıl ışıl iyi bakılmış aynı zamanda da üniversitesi dolayısıyla çok genç ve okuryazar bir şehirdi, çok beğendim. Bergamo'ya benzer şekilde tarihi kalbi bir kale, bir Duomo ve sayısız Palazzodan oluşuyor, gez gez bitmiyor. Özellikle portakal bahçeleri ve Savanarola heykeli çok ilgimizi çekti. Öğlen arasında bulduğumuz restoranın menüsü de harikaydı, pestolu makarna, bol bol et, bol bol şarap ve tatlı.

Ferrara'ya yaptığımız günlük turun ertesinde rimini ve yaz tatili yolculuğumuz başlamıştı. Aylardan Ekim olmasına rağmen denize girmeye kararlıydım ve hava da çok yaver gitti, bir çok tursitle beraber denize ayaklarımızı soktuğumuz Rus rivierası Rimini'deki otelimize yerleştik. Rimini gerçekten İtalyanın Ayvalığı, en az 30 40 plaj yanyana ve turistlerin çoğunluğu Rus. Otel fiyatları off season'da acayip uygun ve bisiklet kiralamak isteyenler için kilometrelerce uzanan sahil yolları var. Yediğimiz tüm yemekler dev porsiyonlarda ve çok uygun fiyatlara geldi. Midemden büyük bir makarna tabağı, bir kova patates kızartması plajda öğle yemeğimiz oldu. Akşamsa kocaman deniz mahsülü kızartma tabaklarını 5-10€ya yiyebildik. Tabi sınırsız şarapla. Denizi koyu ve oldukça dalgalı ama benim gibi bir Çanakkale çocuğu için gayet uygun.
Şehrin bir diğer güzelliği de Felliniye adanmış olması. Her plajdan sonra bir Fellini filminin adının verildiği bir sokak başlıyor. Ayrıca Federico Fellini Parkı da sahilde en güzel yerde. İçinde kocaman bir atlı havuz ve fotoğraf makinası atraksiyonları var.



Gezinin sondan bir önceki durağını San Marino olarak belirlemiştim. BelirlemiştiM diyorum çünkü İtalyanın içinde kendi cumhuriyeti, kendi polis gücü ve hatta vizesi olmasıyla bana çok garip gelen ve hep merak ettiğim bir yerdi. San Marino'ya ulaşım çok kolay, Rimini istasyonundan otobüslerle bir saatte turistik bölgenin giriş kapısında olabiliyorsunuz. Akşam üzeri yine aynı otobüsler sizi buradan alıyor. San Marino dağ tepe, yani Hem Rimini'ye hem diğer bölgelere oldukça yukardan bakıyorsunuz. Hava neredeyse 2 3 derece soğuyor ama temizliği oksijeni mükemmel. Eylül dışında soğuk olsa da turistlerin %90ını oluşturan Ruslara bunun koyacağını sanmıyorum. Neredeyse her sokak hediyelik eşyacılar veya küçük cafelerle dolu. Ama sıradan hediyelik eşyalar değil, silah ve atıcılık ürünleri, mücevher, kürk ve deri ürünleri ve süper şirin ve uygun fiyatlı içki çeşitleri, bardakları ve damacanaları satılıyor. Gerçekten sıkılmak mümkün değil, hiç pahalı değil ve çok fotografik bir yer. Biz üşüyünce bir demlik çay molası ve bir de pizza dilimi molası verdik. Bir diğer ilginç şeyse her köşebaşına otantik ve garip biz müze yapmaları. Örneğin korku müzesi, merak müzesi...




Yukarıda anlattığım gibi, dönüş uçuşumuz Bologna'dan olduğu için son günümüzü yine Bologna'ya ayırdık ve pırıl pırıl güneşli bir günde rahat rahat gezdik. Havadan dolayı çok güzel bir tatil oldu. Yazın kısa bir yaz tatili için Rimini yine çok uygun bir tercih olacaktır.

22 Eyl 2014

La Nostra Dolce Vita 2013: ANDALUCIA

Dünyayı gezmek isteyenler için UNESCO koruma listesi çok iyi bir başlangıç noktası. Listeyi daraltmak için dünyanın 7-8 harikasına da odaklanılabilir. Biz de nedense vahiy gelmiş gibi bir anda Alhambra'yı (El Hamra vs...) görmek için sabırsızlandık ve bir organizasyon yapmaya koyulduk. Çulsuzun öğrencinin dostu RyanAir ve Easyjet'i araştırdığımızda AlHambra'nın bulunduğu Granada'ya en yakın aktarma noktamızın Malaga olduğunu gördük. Daha önce belleklerimizde sadece bir futbol takımı adı olan Malaga'dan gidiş dönüş biletlerimizi aldık. Malaga'nın bir diğer güzelliği de havaalanından Granada'ya direk shuttle servis olmasıydı.

Velhasıl kelam, Milano'dan Malaga'ya uçtuk ve havaalanından Granada'ya giden otobüse bindik. Otobüse girerken şoför torpidodaki dolu kesekağıtlarını almamız için ısrar etti. Biz de birer tane aldık. Aslında benim çöp sandığım bu paketler meğer bizim kumanyamızmış, içinden kurabiye gibi şeyler çıktı. Bilete dahil olduğu için amca bize zorla vermiş. Endülüs'ün yolları toztoprak, dağtepe, kurak ama hoş mimarilere de sahip. Anadolu'yu hatırlatıyor Avrupadan ziyade.

Granada minnacık bir şehir. Otelimizi ayırdığımız meydan ve cadde en işlek yeri ki o bile küçücük. Ana mağazalar, İspanya'nın gözbebeği Bershka, Mango gibi mağazalar hep buraya sıralanmış. Ara sokaklar ise Nevizade misali deniz ürünleri, kızartmalar, bira ve şarap seçenekli küçük restoranlarla dolu.


Otelimizin karşı sokağında Granada'nın ana katedrali ve tüm civarında minnak minnak yüzlerce hediyelikçi vardı. Granda'dan alınabilecek şeyler arasında Mağrip temalı aynalı magnetler, minare şeklinde süsler ve tabi Endülüs'ün olamzsa olmazı yelpaze ve saç tokaları var.

İkinci gün tabiki Alhambra'ya adanmıştı. Biletlerimizi çok önceden internetten aldığımız için minik otobüse binerek Alhambra'nın bulunduğu tepenin başlangıcına kadar çıktık. Nasrid saraylarına giriş saatli olduğu için tüm Alhambra'yı belli bir program dahilinde geziyorsunuz. Generalife adlı bahçe ve peyzaj bölümünü sona bırakıp önce eski cami - yeni kilise, sonra eski hamam, sonra eski Mağripli hükümdar yeni İspanyol kralı sarayları gezildi... Tüm alan kelimelerle anlatılamayacak kadar güzel, o yüzden kısa keseceğim ama gezdiğim en büyüleyici komplekslerden biriydi. Aldığımız audioguide ile bilgi edindikçe o bölgeyle daha da özdeşleştik.

Ben kelimelere dökemiyorum ama kelimelere dökülmüş hali için, Alhambra'da yaşasak nasıl olurdu sorusunun cevabı için ve tüm Endülüsün kimliğine kazınmış yüzlerce destan ve efsane için burada okunması gereken tek kitap kesinlikle Washington Irving'in hikayeleri...


Gün batımında AlHambra'yı şöyle bir cepheden görmek için çingene mahallelerinin arasından Mirador'a çıkıyor ve gençler, müzik ve ot kokuları içinde güneşi batırdıktan sonra küçük Fas sokaklarının arasından yine merkeze iniyoruz. Granada'nın hatta Endülüs'ün her adımında Müslüman Mağrip devri, ezanlar yankılanırken kılıçtan geçirilip sürülmüş büyük bir medeniyet ve coğrafyası da kültürü de atmosferi de bambaşka gizem dolu bir bölgenin modern İspanya'ya katılmaya çalışılması canlanıyor gözlerimizde.

Çok mistik, çok hüzünlü, çok oryantal

Akşamsa dünyanın en salaş karanlık barında çok komik bir fiyata 3 kişilik süper bir flamenko ve gitar şovu dinlemeye gittik, duvarların bembeyaz kireç olması da Endülüs'ün bir başka özelliği.

Granada'daki bu hava ertesi gün yine otobüse atlayıp geçtiğimiz Sevilla'da da devam ediyor. Sevilla fazla kalabalık, fazla dolu dolu, fazla canlı geldi bize Granada'dan sonra. Ama burada da mimari harikaları var. Nehir kenarında bütün gün yürünebilir, boğa güreşleri arenası gezilebilir, dünyanın en büyük katedralinde gezinilebilir, küçük meydanlarındaki portakal ağaçlarına dalınıp gidilebilinir, ara sokaklardan sayısız flamenko aksesuarı, yelpaze, saç tokası, eşarp alınabilir ama kesinlikle es geçilmemesi gereken  bir şey varsa o da meşhur Flamenko müzesi Flamenko şovu. Turist merkezinden bilet alıp rezevasyonumuzu yaptırdıktan sonra akşam ne kadar iyi yaptığımızı anladığımız, tadına doyulmaz ultra profesyonel bir Flamenko gösterisi izledik, kaçıran çok şey kaçırır.



Gezdiğimiz bir çok harika yapıyı es geçiyorum çünkü çok uykum var ve çok direktiflerle gezen biri değilim ama Malaga da atlanmayacak kadar güzel bir şehir. Bugüne kadar hiç duymamış olmam ise benim ayıbım. Franco'nun Miami projesi olarak bu şehir zamanında Amerikalılara süper lüks yaz tatili destinasyonu olarak pazarlanmış 5 yıldızlı otel, tatil köyü ve geniş plajlara sahip. Marinası ve limanı da lüks ve zenginlik kokuyor. Sokakları gördüğüm en ilginç sokaklardı, onu ilginç yapan ise insanlarıydı. Malaga'da herkes çok şık, herkes tayyörle geziyor, 12cm'den az topukla dışarı çıkmak yasak ilan edilmiş, erkekler papyonlu. Bar ve clublar öğlen 3ten itibaren açık ve kopuş halinde. Her küçük kilisede bir nikah seremonisi ve süper şık insanlar var. Herkes milyoner gibi geziyor.

Turistik olarak Dali'nin yeni açılan müzesine gittik ama çok memnun kaldığımız söylenemez. Merkezden uzaklaştıkça fakirlik ve başıboşluk da başlıyor. Ama gönlüm çelen en harika yeri plajı oldu. 5-6€ya istediğiniz kalamar, patates balık kızartma tabağını söyleyebileceğiniz, biranın zaten su olduğu bu memleketin en güzel yeri Malagueta plajları. Herkes çok rahat, mutlu, kalabalık yok, yiyecek içecek güneş çok. Cennet gibiydi...


Tüm aile ve sülalemizin kadınlarına birer flamenko yelpazesi yükleyip döndük bavulumuzla... Böyleydi Endülüs gezimiz. Büyüleyici, mistik, farklı... Güzeldi çok şükür!

16 Haz 2014

Ülkede düğün var

Pilavi annesinden degil forumlardan ogrenen kizlarin çin plastigi kokan hayalleri,
O buketi isleyen kizin gozleri kör olmuş dedi rehber gorevi buymuscasina,
Yer numarasi gosterilmeden oturamayan bir neslin hindistan kast sisteminden kac farki vardir sayabilir misin?

Evrilmenin dogrusalligi veya sirkulerligini tartisabiliriz
Ya da bir cay bahcesinde sadece ruzgara dalabiliriz
Cay bahcesi golgeleri icin cocuklar öldü
Kalanlar düğün yapti,
Ve Arap altinlari takildi

Boyle gecti bu yaz da

35 yolun yarisiysa
Yaz da yilin yarisidir
Dolu tarafini gormek lazim yilin
Yilin dolu tarafini bile mermilerle deldiler
Budur gelin belindeki kirmizi kurdelenin temsil ettigi
Cografyanin bu tarafinda.

26 May 2014

We found a Kitten

Şimdi artık sen de herkes gibisin
den büyük bir hakaret yok bence. Üstelik bu hakareti duyanların üzülmesi için gerçekten akıllarının bir şeye eriyor olması lazım, bu yüzden duyduğumda en üzüleceğim şey olabilir.
Herkes gibi olmak için günlerini hayatlarını varlarını yoklarını veren insanlar gördüm. Çünkü artık herkes gibi olmayanlar ıssız bir yalnızlıkla lanetlenmiş, kalabalıklarda bile. Hayat ilerledikçe herkes gibi olanların artışı hep korkuttu beni, umarsızlığı, savunmalarının hayat kısa oluşu. Hayat gerçekten de artık herkes gibi olmakla geçirecek kadar kısa değil mi?

25 Mar 2014

La Nostra Dolce Vita 2013: SIRMIONE - VERONA

14.12 SABATO

Sevgililerin İtalya'da gitmesi gereken şehirlerin başında Roma değil Verona geliyor. Biz de tam Noel öncesi bu şipşirin şehri tekrar gezme şansı bulduk.

Verona Milano'nun 3 saat kadar doğusunda bulunuyor. Güzergaha baktığımızda daha önce gezmeyi planladığımız göllerden Garda'nın da yol üstünde olduğunu görünce orayı da rotaya katmaya karar verdik. Garda da büyüklüğüyle adı sanı hiç duyulmamış ama turizme müthiş katkısı olan bir yer. Göl kenarında bir sürü belde var ve hepsi otelleri, restoranları minik kaleleri vs ile meşhur. Desenzano ile arada kalmamıza rağmen biz kitaptan Sirmione'yi seçtik. Bu seçimde denizin içine uzanmış ve onunla bütünleşmiş estetik kalesi de etkili oldu.




Garda'daki kasabalara gitmek için Garda ana tren istasyonundan ekstra bir otobüse binmek gerekiyor. Bu otobüs belediye otobüslerine göre biraz daha pahalı ancak 3-4 durak yaparak Verona'ya kadar gidiyor, yani tekrar trene binmenize gerek yok.

Sirmione'nin, hatta Garda'nın restoranları çok meşhur, çok sevimli ve tabiki de pahalı. Tabi bizim lüks kafelerimiz kadar bile değil bu fiyatlar ama geleneksel İtalyan mekanlarına göre pahalı. Yine de eğer hala deniz mahsülüne doymadıysanız denenebilir. Vakit azsa özenli süslü magnetlerden bir tane alıp, kaleye girerek müthiş fotoğraflar çekmek burada yapılabilecek en iyi şey.


Kale gezisinden sonra hemen köşedeki ana duraktan Verona otobüsüne binip 45 dakika gibi bir sürede Verona'ya vardık. Verona aslında bir tarihi merkez, bir de modern ve kalabalık dış çeperden oluşuyor ama tabikki en gösterişli, en meşhur, en civcivli tarafı merkezi. Porta adı verilen tarihi büyük kapılarından bu merkezi tanıyabilir ve hemen içeri dalabilirsiniz. İçeri girer girmez tam bir meydan sizi karşılıyor. Bence İtalya'daki en güzel meydanlardan biri Verona'nın bu pazar meydanı. 

Bizim şansımıza Aralık ayında olduğumuzdan Almanlarla ortak olarak Noel pazarı kurulmuştu ve heryer kırmızı beyaz süslü tezgahlarla kaplıydı. Herkes coşkulu coşkulu geziniyor, yiyip içiyordu. Noel yokken bu kısımda daha mütevazi tezgahlar oluyor. Ama tabiki meydanın incisi Arena di Verona. Colosseum'u görmüş insanlar için bile hala çok etkileyici bu yapı hem meydanı süslüyor, hem de sürekli konserler ve tiyatrolara ev sahipliği yapıyor. Yenilenmiş olsa dahi içeride bir tur atmaya değer.



Arena'dan sonra kovalanması gereken ikinci attraksiyon tabiki de Jülyet'in evi. Oyundaki gibi soylu bir aileye ait olan bir evin Jülyet eşyaları ve hikayeleriyle bezenip müze haline getirilmiş hali. Burayı ziyaret etmenin, içeri girmeseniz bile, iki temel sebebi var: 1. girişteki duvarlara kalp içinde sevgilinizle adınızı yazıp aşkınızı ölümsüzleştirmek 2. Aşkta büyük kısmet için bahçedeki heykelin sağ memesini güzelce avuçlayıp belki resim çektirmek.
Bu amaçlar dışında Jülyet'e mektuplar makinasının başına geçip bu büyük aşk için dijital birkaç satır bir şey yazabilir, eve girip farazi Jülyet yatağı ve eşyalarını inceleyebilir ya da binlerce kilidin asılı olduğu demirlere bir kilit de siz ekleyebilirsiniz. Hediyelikleri ise muhteşem.



Eğer ölümsüz sevginiz için tüm bunları yaptıysanız, kalan zamanı meşhur kuleli pazar meydanında alışveriş yaparak veya ünlü gözlem kulesine tırmanarak geçirebilir, ya da küçücük ama dünyaca ünlü alışveriş caddesinde gezinebilirsiniz. 

Daha Verona'ya gidip de beğenmeden dönenle karşılaşmadım, herşeyin kısa mesafeler içinde olması, kompaktlığı ve şirinliğiyle tam bir günübirlik gezi mekanı. Hatta vakit artıyorsa otobüslerle gölleri ziyaret etmek için de birebir. 

10 Mar 2014

La Nostra Dolce Vita 2013: LAGO MAGGIORE

21.09 SABATO

Bu haftasonunu da o kadar iş arasında gezisiz geçiremedik ve Lago Maggiore’yi keşfetmeye karar verdik. Aslında Milano’da 3 adet göllü çekim noktası var: Como, Garda ve Maggiore. Como’ya geçen yaz gitmiş ve ufak bir tur yapıp geri gitmiştik, bir iki restoran, şirin bir Duomo, Volta heykeli ve George Clooney’nin evinin önünden salına salına geçen bir tekne turundan oluşuyor:


Garda ise Milano’ya oldukça uzak. O yüzden Fodor’s İtalya kitabımızı açıp öncelikle Lago Maggiore’ye karar verdik. Adından da anlaşılacağı gibi "major" bir göl, bir ucu İsviçre’de bir ucu Milano’ya 1 saat, ince uzun bir göl. Ancak onu çekici kılan iki şeyden biri kuzeyindeki Locarno beldesinin dünyaca ünlü film festivali; diğeriyse bizim rotamız olan şirin adaları. Üç temel ada Isola Bella (Güzel Ada), Isola dei Pescatori (Balıkçılar Adası) ve Isola Madre (Ana Ada?). 10€ vererek Bella ve Pescatori’ye gidiş dönüş tekne biletimizi aldık. İlk durak olan Pescatori harika, küçücük, cidden şirinlikten ölen bir adacık. Adından da anlaşılacağı gibi balık yemekleriyle ünlü ama fiyatlar hiç uçuk kaçık değil. U magnetini, ben de 5 tane retro görünümlü kartpostalımı aldıktan sonra 60+ emekli teyzelerle beraber Bella’ya doğru tekneyle yola çıktık:



Isola Bella biraz daha büyük ve uzaktan çok büyüleyici gözüküyor ancak buranın da büyük kısmını saray ve bahçeleri kaplıyor. Biz içeri girmedik ve dapdar ara sokaklarda gezinip fotoğraf çekerek saati 5 yaptık:




En sonunda tekrar tekneye binerek trenden indiğimiz nokta olan Stresa’ya geçtik. Stresa tam bir Amerikan tatil bölgesi, 1800lerden kalma über lüks dev gibi mimari harikası sahil otelleriyle ünlü. Her biri Çırağan’a 10 takan bu otellerde 60+ turistlerimiz zevk sefa içinde gölü seyrediyorlar…:



Porta Garibaldi üzerinden eve döndük ve bana ilaç gibi gelen koca birer tabak gnocchi pişirerek akşam yemeğimizi yedik. 
(PS: gnocchi top top makarnalar demek, üstelik de hamurunda patates püresi var. OVER!)

6 Mar 2014

Araf

Benim cehennem anlayışım, varsa eğer, en gizli sandığımız anlarda bile söylediklerimizle yaptıklarımızla bizi yüzleştirecek tekrar tekrar gösterecek bir sistemden ibaretti. O tek başına cezaya yeterdi. Bu yüzden hesabını verebileceğin, arkasında durabileceğin şekilde yaşamaktı doğru olan. Kendilerinin başına gelen de aynen bu, benim cehennem anlayışım...

25 Şub 2014

La Nostra Dolce Vita 2013: CREMONA

07.09.2013
SABATO
CREMONA

Milano’ya 1 saat uzaklıkta olan ve dünyaca ünlü keman yapımcısı Stradivarius’un zamanında bulunduğu Cremona’ya düzenledik bu Cumartesi gezimizi. Minicik, minyatür bir şehir Cremona. Klasik İtalyan şehri olduğunu söyleyebiliriz ama sightseeing değeri olan pek yeri yok. Hatta Stradivarius evini bulabilmek için daracık sokaklar arasında 3-4 tur attık ve bir balkon resmi çekip devam ettik. 
Yiyecek, içecek ve dükkanlar küçük Kuzey şehirleri usülü biraz tuzlu fiyatlara sahip, hatta adamakıllı bir hediyelik, yani keman basılı bir magneti 7-8€'ya bulabilirsiniz, eğer tabacchilerin açık olduğu saatlere yetişirseniz. 

Minicik ve şipşirin bir alışveriş sokağı, tezgahlar ve dükkanlar arasından dümdüz giderek şehrin en güzel yeri olan Duomo’ya ulaştık. Yine bir klasik olarak Çan Kulesi, Duomo ve Vaftiz Evi bitişik ve çok güzellerdi:


Ayrıca hemen önünde kocaman bir pazar kurulmuştu, tabi yine Kuzey İtalya'da adet olduğu sürece sadece öğlen 1'e kadar açık. Pazarın giysi bölümü oldukça kaliteliydi ama çiçek kısmı bir harika:




Bu meydanın dışında diğer ilgi çekici yer tabii ki de Liuteria denen keman yapım atölyeleri… 



Fırınların bile vitrininde süs olarak küçük kemanlar vardı. Giardini Pubblici’de çimlere oturup sandviçlerimizi yedikten sonra erkenden 3,5 treniyle Milano’ya döndük. Bu da böyle bir gezi işte…


24 Şub 2014

La Nostra Dolce Vita 2013: VENEZIA

01.09.2013
Domenica
Venezia

İlk şehir dışı gezimiz olan Venedik’i bu Pazar’a planladık. Çünkü 28 Ağustos itibariyle oradaki Lido adlı küçücük bir adada Venedik Film Festivali var! İlk akşam açılış filmi olan Gravity’nin galasına George Clooney, bloggerlar ve işte kırmızı halıda salınacak daha birçok ünlü isim geldi. Bizse o telaşa yetişemeyeceğimizden rahat ve sakin bir Pazar gününe günübirlik tren bileti almayı tercih ettik.

Herkesin genelde indiği daha turistik olan Mestre istasyonu yerine St. Lucia’da indik ve iner inmez harika bir manzarayla karşılaştık:


Her yerin su olduğu, tam bana göre süper bir şehir Venedik. Hemen daracık rengarenk sokakların, tezgahların ve nutella ve kahve kokulu kafelerin arasından yürümeye başladık. 1€'cudan beyaz maskemi satın aldım:


Saat ilerledikçe sokaklar çok kalabalıklaştı, 7€’ya vaporetto bileti alarak Lido’ya doğru tekne-dolmuşumuzla yola çıktık. Neredeyse 1 saat sürdü, iner inmez de festival için özel hazırlanmış Village Movie’ye giden bir otobüse atladık. Açık konuşmak gerekirse Festival Kasabası’nda pek bir şey yoktu, muhtemelen gece standlar ve minderlerde post-movie partileri falan oluyordur ama gündüz aşırı sıcaktı ve yaklaşık 1300 kişilik salonun önünde sıraya girdik:


Koltuğumuz, perde ve salon çok güzeldi. Gelelim filme: Kill Your Darlings, Beat akımının en başına götürüyor bizi. Üniversitede tanışan ve türlü serserilikle kendilerince daha önceki edebi kuralları yıkıp aynı zamanda her kuralı yıkarak zaman zaman gay ilişkiler içinde acı çeken 4 kişilik bir grubun etrafında dönüyor film. Bu 4 kişi:

Jack Kerouac, Lucien Carr, Allen Ginsberg, (rahmetli) Michael Hall ve Ben Foster.

Sinemalarda vizyona girmeden çok once, hem de Venedik’te bu filmi izleyebilmemizin yanısıra, elinde makinelerle kapıya üşüşen insanlardan o anda öğrendiğimiz üzere, başrol oyuncusu Daniel Radcliffe’in (aka Harry Potter) katılımıyla gerçekleşti gösterim. Bütün film boyunca kendilerinin oturarak, korumasının ise ayakta izlediği gösterimden sonra hem Daniel hem de filmin yönetmeni sahneye çıkarak soruları cevapladı:


 Ben zaten tüm Harry Potterları izlemiştim ve buna rağmen Daniel Radcliffe’ten oyuncu olarak umutluydum ve bu filmde de umutlarımı boşa çıkarmadı. Daha fazla spoiler vermemek için burada kesiyorum.


Köpükleri anlayamazsınız...


2 Oca 2014

Ben Olsaydım 2014

Genelde popüler insanları ve şeyleri sevmediğimden çok az kahramanım ve idolüm olmuştur.
Bu yıl bu sayı bir arttı, ilk idolüm Edirne'de sokakları gezip yeni yılı kutlayan AKPli Sağlık Bakanı adı her neysenin çay isteğini geri çeviren atletli balkon amcası (bence atletli:/, ben öyle düşündüm).

Önce gerçek diyaloğa bakalım:

BAKAN: Çayınız varsa geleyim.
VATANDAŞ: Evde çay yok, istemez.

Muazzam! Kırkbeş bin tweetle veremiceğim ayarı adam balkonundan pijamasıyla verdi. Kahramanım!
Tişikkirlir Edirne balkonundaki amcalar!

Şimdi olaya bir de Ben Olsaydım açısından bakalım. Çünkü hiçbir zaman fiyakalı cümleler kuramıyorum, vasat geldim vasat gidicem. Ya balkondaki ben olsaydım?

- Çayınız varsa geleyim.
- Ehi ehi, yeşil çay var bitek, onu da sen sevmezsin, rejimdeyim. Senin maşallahın var bakanım hehe, filinta gibisin.

- Çayınız varsa geleyim.
- Bilmiyorum beklicen mi dolaba bakıp geliyim? Sen demlersin ama.

- Çayınız varsa geleyim.
- Kafa kafaya selfie çekmeden gidersen adisin.

- Çayınız varsa geleyim.
- Hı? Ne? NERDEN DUYDUN?

- Çayınız varsa geleyim.
- Otomat basmıyo, burdan söyle.


(bu da BenOlsaydım 2013)


20 Kas 2013

Lord Supreme

Göz ucuyla maruz kaldığım American Horror Story'nin bu sezonki hikayesinde bir zamanlar ortalığı yakmış geçirmiş bir başcadı var, güçlü mü güçlü ama yaşlanmakta. Kameralar her hareketinde kırışıklarını yakalıyor ve tabiki Gılgamış'tan beri süregelen ölümsüz hayat ona da hala nasip olmamış. Ama hala yiğitliği elden bırakmıyor, onun güçlerini doğal olarak devralan ondan sonraki Supreme cadıyı bulup öldürmeye çalışıyor devamlı.
Hem iyi hem kötü. Bir başcadıdan sonra yerine hemen başka bir Supreme geleceği, onun şimdiden hazırlandığı gerçeğiyle karşı karşıyayız. Akıl, beyin, hücre ziyanı milyonlar da bu dünyada bizimle yaşıyor. Dayanacak, sevecek, bağlanacak değerler bulup biriktirmeye çalışıyoruz ama belki her zaman kötü Supreme kazanacak ve sürüleri hep etrafında olacak. 
Yazık...
Özellikle coğrafyanın bizden yana olan tarafında....

9 Eyl 2013

Post-Encephalitic

This is the madness of the last three centuries, the madness which so many of us - as individuals - go through, and by which all of us are tempted. It is the Newtonian-Lockean-Cartesian view - variously paraphrased in medicine, biology, politics, industry, etc. - which reduces men to machines, automata, puppets, dolls, blank tablets, formulae, ciphers, systems, and reflexes. It is this, in particular, which has rendered so much of our recent and current medical literature unfruitful, unreadable, inhuman, and unreal.
- Awakenings, Oliver Sacks