22 May 2010

İstiklal Caddesi üzerine

İstiklal'de yürümenin nesini seviyorsun ki? Hele geceyse 2,3,4...?
Sana her dilde söylenen saçma sapan şeylere, amaçsız basit hareketlere, akan salyalara karşı umarsızlığından başka hiçbir silahın olmamasını mı?
Dünyanın en kalabalık caddelerinden birinde ne zaman eve dönüş yoluna koyulsan dünyanın en yalnız insanı gibi hissetmeni mi?
I love you baby diyen zenciler, taksi abla taksi diyen şoförler, kafası cama dayalı uyuyakalan simitçiler, parası ancak amfiden çıkan kabloyu kahverengi basit görünüşlü bir bantla tamir etmeye yetmiş sokak çalgıcıları, 1,5 saat kuaförde vakit öldürerek aynada o akşam prenses gibi görüneceğini hayal eden varoş kızların elektriklenmiş saçlarını parmaklarıyla utangaçça düzeltmesi mi yoksa bunun nedeni?
Uzun yıllar sonra artık bekleyenin olmadığı bir eve tekin olmayan sokaklardan dönerken hiç değilse köpeğin o saatte uyanık olup sana anahtarlarını çıkarana kadar eşlik etmesi umudu mu?

Orası belki üstündeki kıyafetlere veya vücudunun bazı parçalarına senden daha fazla değer biçilen bir yer.
Orası bir çifti arkalarından bütün cadde boyunca izleyebileceğin, kendine işkence edebileceğin, her paket taşından hikayeler çıkarabileceğin, yolun sonunda takside gözlerini kapatırken İstiklal Caddesi'nde elini tutmaya cesareti olmayan bir adam için yazacağın en sarhoş romanının kapağını gördüğün yer.
Orası zamanın durabildiği belki de tek yer, sel gibi akan insanlara rağmen.
Orası bugününden ve bu akşamından başka hiçbir şeyi olmayanların, sabahı iple çekmeyenlerin, 1-2-5 yıllık kalkınma planları olmayanların, hatta adımlarını bile düzgün basamayanların ama bunun düzgün bastıkları onca güne nazaran hiçbir fark yaratmadığı hayatlara sahip insanların yanyana yürüdüğü yer.

İstiklal adı nereden gelmiş merak etmedin mi hiç?... Ya ölüm?

2 yorum: