4 Ağu 2010

Yalnızlığa Övgü

Bir gün bir yağmur yağdı ve o günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı...
(Elif Şafak'ın konuşmasının sonunda çemberlere geri dönmesi gibi ben de bu cümleye yazımın sonunda dönücem...)

Yalnızlık o kadar katı ki artık, form değiştirip yanımda duruyor, kendi varlığıyla kendini yalanlıyor, içten kemirilen bir organizma gibi kendi kendini yok ediyor çünkü artık yalnızlık o kadar yerleşik ve o kadar yoğun ve o kadar zirvedeki "bir şey"e dönüştü ve ben onu hep yanımda taşıdığım için artık hiç yalnız değilim. Anlatabiliyor muyum?
Pek istenen bir şey olmasa da yine de kendine has bir albenisi var yalnızlığın, yok değil. E bu yüzden de yalnızlığına tamamen sahip bir insan onu ancak daha iyi bir şey kendisine yoldaşlık yapmaya başladığında terkedebilir. Ama biz baya iyi bir ikili olduk artık, besliyoruz birbirimizi, omuzlarımızda yatıyoruz dertleşiyoruz o derece. Hatta dertleşmeme gerek kalmıyor çünkü tek derdim kendisi ve böylece konuşmadan beni rahatlatma özelliğiyle daha da bir vazgeçilmezim oluyor.
Ne zaman bu noktaya geldi işler diye dönüp şöyle bir geriye baktım. (Aslında geriye bakmamaya söz vermişti bu gerizekalı kız ama neyse.) Ne zaman kalabalıklar içine koluma yalnızlığı takarak girer oldum, ne zaman evimi ve ailemi yalnızlığıma duyduğum aşk için terkettim, ne zaman bu kadar somut ve bu kadar katı ve bu kadar istenmeyen ve aynı zamanda bu kadar vazgeçilmez bir şeye dönüştü o?
Hepsinin cevabı bir lanet olası yağmurda gizliydi... Özgürlüğümle bir yaz günü sağanak yağmur altında ilk defa gittiğim bir ülkede tanıştım. Taksiden iner inmez karşımdaydı. O zamanlar bu kadar katı ve somut değildi, şeffaf gibi hatta belki de yağmurdan da sıvıydı ama gördüm onu bir kere. Her zaman ilk görüşte aşık olan tiplerden oldum (iyi halt ettim), ki yalnızlığımı da ilk karşıma çıkışında anladım bir daha asla terkedemeyeceğimi ve ona her zaman büyük bir aşkla bağlı olacağımı.

Evet, Bir gün bir yağmur yağdı ve o günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı...
İtalya'ya ilk ayak basışımdı, yabancı olduğum yetmiyormuş gibi bir de iki adımlık mesafeye taksi tutmuş olmamdan ötürü bana ısınamayan bir taksicinin sürdüğü taksiden indim, yurdumun ana kapısındaydım, kilitliydi, saat gece yarısıydı, yeni öğrenciler gelmemiş görevliyse çoktan evine gitmişti. Zaten suburb tabir edilen bir yer olduğu için gelen geçen yoktu, bir tane geçtiyse bile hem lanet hem aksi hem kınayıcı bakışlar atan hem de serseri kılıklıydı heralde bilmiyorum dönüp bakmadım. Aylardan Eylül'dü ve şakır şakır yağmur yağıyordu, o iklime ait bir yağmur. Daha önce hiç görmediğim, hiç hissetmediğim, saçlarımı daha önce hiç ıslatmamış, tenime böyle dokunmamış, beni böyle üşütmemiş ve bavullarımı ve kalbimi hiç bu kadar ağırlaştırmamış bir yağmurdu.
Anasını satayım, o kadar acizdim ki ve o kadar yüklenilmiş ve o kadar üzgün ve dizlerim öyle bir çökmek istiyordu ve dilim öyle bir zırlayıp anne diye sabaha kadar uluyarak ağlamak istiyordu ki... Oysa en hiçbirini yapmadım, yapamadım, yapamazdım. O lanet kapıdan biri çıkana kadar dikildim orada ıslak saçlarım, ıslak tişörtüm, 3 ay boyunca bağlanmayacağını ve bağladıktan sonra tüm faturaları ödememe rağmen hesabı kapamayıp İstanbul'da kartımdan yüzlerce euro çekeceklerini henüz bilmediğim internet bağlantısı için getirdiğim laptopumun çantası ve bir de bavulum... Neyse biri çıktı sonunda, içeri girdim ama önümde kilitli en az 3 kapı daha olacağını bilmiyordum. Zillere bastım deli gibi, bir kız sesi duydum, hiçbirşey diyemedim sonra ... Sonra kapı açıldı, merdivenleri çıktım bavulumla çünkü kapıyı kimin açtığını bilmiyordm... Sonra bir kelime İngilizce bilmeyen o ürkek Japon kız ve benim boş bilmediğim bir yatakta çektiğim ilk huzurlu uyku ve gerisini biliyorsunuz zaten...

Evet, Bir gün bir yağmur yağdı ve o günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı...
O günden sonra tanıdığım tanımadığım uzun veya kısa süreyle kaldığım her yatakta rahat ettim ben, hepsinde aynı uykuyu çektim, rahatsız olduğumda ah orda olsam diyebileceğim bir kendi yatağım yoktu çünkü artık... Hala da yok. O yatakta yanımda olmasını istediğim biri yoktu çünkü artık... Hala da yok. Artık benim için tüm yataklar bir, şu an evimdeki, diğer evimdeki, ve diğer evimdeki, ve şunun evinde kaldığım kanepe, ve diğer arkadaşımın evindeki... Kendi yatağını özlemekten daha kötü bir şey varmış o da benim diyebileceğin BİR yatağının olmamasıymış.
Yatak mevzusunu uzatmayayım.

Evet, Bir gün bir yağmur yağdı ve o günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı...
O günden sonra 20 gün evi ara(ya)madım ben, kimseyle konuşmadım, orda yenilerini buldum, her çalan kapyı açtım ve daha önce hiç açamadığım kapıları nasıl da açabildiğime şahit oldum, 25 kiloyu çeke çeke taşıdım ben belimin kırılacağını kopacağını hissederek, bir damla bile ağlamadım ben her ne ters gittiyse, trenlere bindim trenlerden indim yerlerde uyudum bilinmeyen yemekler bilmek istediğim yemekler yedim ve bilinmeyen ve bilmek istediğim bir Ezgi buldum. Hostlarda kaldım tanımadığım, şehirler gezdim, koma kıvamında insanlar ayılttım, hırsızlar gördüm ve pazarcılar ve ihanet gördüm ve sahtekarlık ve hergün 4 te kapanan dükkanlar gördüm ve kavgalar, yalanlar gördüm... Bir İstanbul gördüm hiç bilmediğim, bir adam gördüm hiç sevmediğim, ölümlere ve hastalıklara ve ayrılıklara ve hiçbir halta ağlamadığım gün tüm duygularımın öldüğünü gördüm...

Sanki bir gün bir yağmur yağdı ve ondan sonra herşey tozpembe oldu di mi?... Asıl her yer o kadar gri oldu ki çöküşümden havalanan toz bulutlarının rengi olduğuna inanabilirsin. O gün benim tüm hayatım baş aşağı gitmeye başladı... Tam 2 yıl geçti üzerinden.. Bu 2 yılda ben naptım? Beni tüm sevenleri terkettim, hepsini... Bir yalnızlık, ukalalık ve güçlülük komedyasını izleyeceğim diye bir daha kimseye muhtaç olmama yasağı koydum kendime. Ailemden ayrıldım ve sevdiklerimden ve onun kaderini elime alabileceğime inandım, düştüm kalktım, adamlar tanıdım birçok ve saçmasapan, güçlü olduğumave kırılmayacağıma inandım her seferinde ve öyle de oldu oyun oynadım hepsiyle! Hiç kimseyi kendime bir daha yaklaştırmadım, defolup gitmeleri için bana dair ne kadar gerçek varsa söyledim hatta. Bazen herşeyini söylemek en büyük içe kapanmadır ve en büyük gizemdir, haberin yok mu?
Deli gibi mutlu oldum bu 2 yıl, öyle bir coşku ki ve o kadar sıkıldım ki... Tatillere kendim gittim, oyunlar oynadım, evimi kendim tuttum oyunlar oynadım, doktorlara kendim gittim oyunlar oynadım, karakollara kendim gittim oyunlar oynadım, mezarlıklara kendim gittim oyunlar oynadım, muhtarlıklara ve işyerine ve üniversitelere ve arka sokaklara kendim gittim oyunlar oynadım... Çok iyi halt ettim, ben hep yanımda biri olsun birini arayayım birine duyurayım istedim. Ama yalnızlığım o ve ben 3 kişi olduk, onu da terkettim oyunlar oynadım... Bana oyunlar oynandığında bozuldum ama ben aslında herkesi herkesle aldattım. Kendimi tanıyamadım, kendini tanımayan biri kendini kalabalıklara tanıştırsa ne çıkar... O günden sonra herkese kendimi tanıştırdım, yüzlerce insana ama meğer yanlışımı tanıştırmışım.

what nourishes me also kills me...
Anlamıyor musun? Ben o masalda illa da gül diye tutturan, ama dikene yaslanıp kanını akıtmak yerine bencillik edip yıllarca uçup uçup gülü sevdim de gülü sevdim diye öten kuşum! Masala girmeyi bile haketmiyorum! Baksana zincirleme trafik kazasına karıştım, polislerle takıldım geceyarısı ve taksicilerle ve iki tane 19 yaşında motorla ve veletle ve sigorta şirketleri ile, 155 ler aradım annem babam veya sevgilim yerine ve yine evime tek başıma geldim diye nasıl da yazar kesildim. Nasıl da rehberimdeki yüzlerce isim yerine Y tuşuna gittim ve Yalnızlığımı aradım ve o nasıl da daha sesimi duyar duymaz aksilik olduğunu anladı ve yanıma geldi, koluma girdi ve beni götürdü oradan ve ben şimdi nası da huzurlu koyun koyuna uyuyacağım Yalnızlığımla Öyle Böyle Değil!

Evet. Bir gün bir yağmur yağdı ve o günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı... Olmasın da anasını satayım! Özgürlüğün bedeli neden bu kadar ağır? Lanet olası desensitize edilmiş tıp öğrencileri gibiyim, hiçbir şey hissetmiyorum!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder