30 Haz 2011

UK Diaries DAY #4

London

Nasıl anlatsam, nerden başlasam, London, London...

Şarkıyla falan giriş yaptığıma aldanmayın öyle aman aman bayılmadım bu şehre ben. Hatta gezdiğim en sıkıcı yerlerden biri olabilir. Büyük yani baya büyük... Öyle böyle değil önünü alamazsın.

Benim bir huyum var, illa da yürüyerek gezicem biryere gezmeye gidince. Bu muhteşem huyum sayesinde bugün 10 saat yürüyerek sadece bir halta yaramayan doğu yakasını bitirebildim, Soho ve Chinatown'a şöyle bir ayağımı sürttükten sonra havama toz kondurmayıp Oxford Street'te bir kaç mağazaya girerek heralde şehrin sadece 5te birini falan gezebildim. Thames kenarında rüzgar yiye yiye yürüdüm, annem olsa kırk kere olmayan montumun fermuarını çeker ve beni kapalı biyere sokardı. Ama heyhat, üstüme mont almamıştım hırkayla zibidi gibi çıkıp yağmurda kotun paçalarını sıvayarak apaçi sıtalya yaptım. Ayrıca biyere de giremezdim, 4 pounddan başlıyo atıştırmalıklar boru diil. Tam 7 liraya parmağım kadar kek var ya parmağım kadarcık!

Neyseki Allahıma bin şükür Londra'da çoğu müze ücretsiz :) Bu nedenle saatlerce Tate Modern'ı gezdim, kapanmasa Museum of London'a dalacaktım da 5te olay bitiyo. Ben yazın zaten 5te kalkıyorum, yapmayın böyle Londonerlar lütfen!

Akşam vakti şehrin en cıvcıvlı yerine geldim, meğer olay Trafalgar Square'de falanmış. Bi kalabalık, bi akınlar, bi her mağazada i love London tişörtleri, Londra telefon kulübesi şeklinde çaydanlıklar, kutular, otobüs şeklinde süsler, shot bardakları (favorim!), bayraklar bişeyler... Heh dedim düştük... Afterwork kavramını da kesinlikle kanıksamış bu İngilizler. Akşam 6dan sonra her pubdan müzik sesleri geliyo, kapının önünde sohbet eden crawllar oluşuyo, hoştu. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder