22 Eyl 2014

La Nostra Dolce Vita 2013: ANDALUCIA

Dünyayı gezmek isteyenler için UNESCO koruma listesi çok iyi bir başlangıç noktası. Listeyi daraltmak için dünyanın 7-8 harikasına da odaklanılabilir. Biz de nedense vahiy gelmiş gibi bir anda Alhambra'yı (El Hamra vs...) görmek için sabırsızlandık ve bir organizasyon yapmaya koyulduk. Çulsuzun öğrencinin dostu RyanAir ve Easyjet'i araştırdığımızda AlHambra'nın bulunduğu Granada'ya en yakın aktarma noktamızın Malaga olduğunu gördük. Daha önce belleklerimizde sadece bir futbol takımı adı olan Malaga'dan gidiş dönüş biletlerimizi aldık. Malaga'nın bir diğer güzelliği de havaalanından Granada'ya direk shuttle servis olmasıydı.

Velhasıl kelam, Milano'dan Malaga'ya uçtuk ve havaalanından Granada'ya giden otobüse bindik. Otobüse girerken şoför torpidodaki dolu kesekağıtlarını almamız için ısrar etti. Biz de birer tane aldık. Aslında benim çöp sandığım bu paketler meğer bizim kumanyamızmış, içinden kurabiye gibi şeyler çıktı. Bilete dahil olduğu için amca bize zorla vermiş. Endülüs'ün yolları toztoprak, dağtepe, kurak ama hoş mimarilere de sahip. Anadolu'yu hatırlatıyor Avrupadan ziyade.

Granada minnacık bir şehir. Otelimizi ayırdığımız meydan ve cadde en işlek yeri ki o bile küçücük. Ana mağazalar, İspanya'nın gözbebeği Bershka, Mango gibi mağazalar hep buraya sıralanmış. Ara sokaklar ise Nevizade misali deniz ürünleri, kızartmalar, bira ve şarap seçenekli küçük restoranlarla dolu.


Otelimizin karşı sokağında Granada'nın ana katedrali ve tüm civarında minnak minnak yüzlerce hediyelikçi vardı. Granda'dan alınabilecek şeyler arasında Mağrip temalı aynalı magnetler, minare şeklinde süsler ve tabi Endülüs'ün olamzsa olmazı yelpaze ve saç tokaları var.

İkinci gün tabiki Alhambra'ya adanmıştı. Biletlerimizi çok önceden internetten aldığımız için minik otobüse binerek Alhambra'nın bulunduğu tepenin başlangıcına kadar çıktık. Nasrid saraylarına giriş saatli olduğu için tüm Alhambra'yı belli bir program dahilinde geziyorsunuz. Generalife adlı bahçe ve peyzaj bölümünü sona bırakıp önce eski cami - yeni kilise, sonra eski hamam, sonra eski Mağripli hükümdar yeni İspanyol kralı sarayları gezildi... Tüm alan kelimelerle anlatılamayacak kadar güzel, o yüzden kısa keseceğim ama gezdiğim en büyüleyici komplekslerden biriydi. Aldığımız audioguide ile bilgi edindikçe o bölgeyle daha da özdeşleştik.

Ben kelimelere dökemiyorum ama kelimelere dökülmüş hali için, Alhambra'da yaşasak nasıl olurdu sorusunun cevabı için ve tüm Endülüsün kimliğine kazınmış yüzlerce destan ve efsane için burada okunması gereken tek kitap kesinlikle Washington Irving'in hikayeleri...


Gün batımında AlHambra'yı şöyle bir cepheden görmek için çingene mahallelerinin arasından Mirador'a çıkıyor ve gençler, müzik ve ot kokuları içinde güneşi batırdıktan sonra küçük Fas sokaklarının arasından yine merkeze iniyoruz. Granada'nın hatta Endülüs'ün her adımında Müslüman Mağrip devri, ezanlar yankılanırken kılıçtan geçirilip sürülmüş büyük bir medeniyet ve coğrafyası da kültürü de atmosferi de bambaşka gizem dolu bir bölgenin modern İspanya'ya katılmaya çalışılması canlanıyor gözlerimizde.

Çok mistik, çok hüzünlü, çok oryantal

Akşamsa dünyanın en salaş karanlık barında çok komik bir fiyata 3 kişilik süper bir flamenko ve gitar şovu dinlemeye gittik, duvarların bembeyaz kireç olması da Endülüs'ün bir başka özelliği.

Granada'daki bu hava ertesi gün yine otobüse atlayıp geçtiğimiz Sevilla'da da devam ediyor. Sevilla fazla kalabalık, fazla dolu dolu, fazla canlı geldi bize Granada'dan sonra. Ama burada da mimari harikaları var. Nehir kenarında bütün gün yürünebilir, boğa güreşleri arenası gezilebilir, dünyanın en büyük katedralinde gezinilebilir, küçük meydanlarındaki portakal ağaçlarına dalınıp gidilebilinir, ara sokaklardan sayısız flamenko aksesuarı, yelpaze, saç tokası, eşarp alınabilir ama kesinlikle es geçilmemesi gereken  bir şey varsa o da meşhur Flamenko müzesi Flamenko şovu. Turist merkezinden bilet alıp rezevasyonumuzu yaptırdıktan sonra akşam ne kadar iyi yaptığımızı anladığımız, tadına doyulmaz ultra profesyonel bir Flamenko gösterisi izledik, kaçıran çok şey kaçırır.



Gezdiğimiz bir çok harika yapıyı es geçiyorum çünkü çok uykum var ve çok direktiflerle gezen biri değilim ama Malaga da atlanmayacak kadar güzel bir şehir. Bugüne kadar hiç duymamış olmam ise benim ayıbım. Franco'nun Miami projesi olarak bu şehir zamanında Amerikalılara süper lüks yaz tatili destinasyonu olarak pazarlanmış 5 yıldızlı otel, tatil köyü ve geniş plajlara sahip. Marinası ve limanı da lüks ve zenginlik kokuyor. Sokakları gördüğüm en ilginç sokaklardı, onu ilginç yapan ise insanlarıydı. Malaga'da herkes çok şık, herkes tayyörle geziyor, 12cm'den az topukla dışarı çıkmak yasak ilan edilmiş, erkekler papyonlu. Bar ve clublar öğlen 3ten itibaren açık ve kopuş halinde. Her küçük kilisede bir nikah seremonisi ve süper şık insanlar var. Herkes milyoner gibi geziyor.

Turistik olarak Dali'nin yeni açılan müzesine gittik ama çok memnun kaldığımız söylenemez. Merkezden uzaklaştıkça fakirlik ve başıboşluk da başlıyor. Ama gönlüm çelen en harika yeri plajı oldu. 5-6€ya istediğiniz kalamar, patates balık kızartma tabağını söyleyebileceğiniz, biranın zaten su olduğu bu memleketin en güzel yeri Malagueta plajları. Herkes çok rahat, mutlu, kalabalık yok, yiyecek içecek güneş çok. Cennet gibiydi...


Tüm aile ve sülalemizin kadınlarına birer flamenko yelpazesi yükleyip döndük bavulumuzla... Böyleydi Endülüs gezimiz. Büyüleyici, mistik, farklı... Güzeldi çok şükür!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder